‘Mustafa’yı tartışırken
admin tarafından 11 Kasım 2008 tarihinde Güncel kategoriye yazıldı. • Yorum yok
‘Mustafa’ belgeseli üzerine gereğinden fazla bir şekilde bombardımanına uğradığımız saldırılar ve söz dalaşları, bir kez daha ‘muasır medeniyetler’ düzeyinde tartışmayı ve bir sanat eserini eleştirmeyi öğrenemediğimizi gösteriyor
“Mustafa”yı izlemeden önce gazetelerde kopan fırtınaları takip etmemeye çalışıp, yazıları toparlayıp, filmi seyrettikten sonra büyük Türk gazetecileri ve köşecilerinin tartışmalarını okurum diye düşündüm. Tüm bu ortada dönen hararetli tartışmalardan sonra da, gerçekten katı bir şekilde tarafını belli eden, bilgilerin çarpıtıldığı ya da birilerinin can damarını hedefleyen gereksiz duygusallıkta bir film bekliyordum. Bu nedenle filme hafif gerginlikle girdim ve tipik Can Dündar tarzında romantize edilmiş, kendi tarzını çok fazla ileri taşımayan, “Aynalar” kıvamında, düzgün bir belgeselle karşılaştım. Hatta, duygusallığını şaşırtıcı derecede dozunda, tarih kitaplarının kronolojik sırasının bozulmamasına özen gösterilmiş, taraflı olması bir yana, gereksiz yere herkesin memnun edilmeye çalışıldığı bir film olarak algıladım.
Biriktirip sonradan okuduğum yazılarda da, (Uğur Vardan’ın film eleştirisi dışında) bir tek düzgün sanatsal, sosyolojik, tarihsel eleştiriye rastlayamadım. Belgesel ya da kurgu, bir filmin arkasında bir isim varsa (burada da yazan-yöneten-anlatan Can Dündar), yüzde yüz nesnellik, tarafsızlık beklememiz imkansız. Michael Moore kadar taraflı, elindeki belgeleri kendi politik söylemine alet eden bir belgeselci yoktur herhalde. Fakat kendisi Bush düşmanı ve sol görüşlü olduğu için, had safhada taraflı oluşuna pek değinilmeden, herkesin ayılıp bayıldığı bir belgeselcidir.
Kennedyler ve Nixon hakkında 100’e yakın film çevrilmiş (belgeseller hariç). Bu kadar çok sayıda olmasının önemli bir nedeni de, taraflı bir filmden sonra başka bir bakış açısından cevap niteliğinde bir filmin çevrilmesi. Dünyaya ya da ülkelere mal edilen kişiler üzerinde bu şekilde özgürce yorum yapılabilmesi, bir yerlerden duyduğumuz, varlığına hala inanmak istediğimiz bir yaklaşımdan ve bir haktan geliyor: İfade özgürlüğü. 50 yıldır tahtta olan Kraliçe Elizabeth’in yalnızca gelininin ölümünden sonraki bir yılını anlattığı için “Kraliçe” (The Queen) filmini ya da yalnızca 8. Henry’nin uçkur maceralarını anlattığı için “The Tudors” dizisini eleştirmek gibi geliyor bana bu “Mustafa” tartışmaları.
Yazılarda ve televizyon tartışmalarında karşımıza çıkan yaklaşımların çoğu aynı yere bağlanıyor: Seyirci (dolayısıyla Türk halkı) aptaldır, yorum yapma yetisi gelişmemiş, her tarafa çekilebilen, düşünce yapısı değiştirilebilecek bir tür koyundur. “Anadolu hareketini başlatması için Atatürk’ü Padişah Vahdettin göndermiş.” ya da “Atatürk kendi heykellerini diktirmiş, diktatörmüş.” diye düşünecek bir seyirci varsa da, bırakın böyle düşünsün. Filmden çıkacak olası görüşlerin aksini söyleyen, Atatürk’ün tarihin en büyük kahramanlarından birisi olduğunu durmadan tekrarlayan o kadar çok resmi tarih kaynağı var ki.
Açıkçası, günlerdir eleştirilen “sevgiliye yazılan aşk mektupları, yalnız ve kendi yarattıklarının hızına yetişemeyen bir adamın sigara dumanı, kahve fincanı ve rakı kadehinde büyüyen melankolisi,” beni Atatürk’le ilgili politik tartışmalara yönlendirmekten çok, çok iyi tanıdığımıza inandırılan ama hep kendisine karşı bir mesafe hissettiğim birinin bana bir içki masasında özel bir şeylerini anlatması gibi geldi. Tüm ortada dönen “Mustafa” tartışmalarında, Yiğit Bulut’un sözünü ettigi “büyük istihbarat örgütlerinin çok sevdiği ‘subconsicous’ teknikleri” gibi nereden geldiği, nereye gittiği belli olmayan sorumsuz argümanlar üzerinden tartışmak yerine, hala “muasır medeniyetler” düzeyinde demokratik, yapıcı, nesnel ve bilgiye bilgiyle karşılık verilen bir tartışma ortamı yaratamamış olmamıza üzülmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Emrah Güler
Kaynak: Radikal
İlginizi Çekebilecek Yazılar :


